Kalın: Ayasofya'nın ibadete açılması, tarihi dünya mirası kimliğinden bir şey eksiltmez

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, "Ayasofya'nın ibadete açılması, tarihi dünya mirası kimliğinden bir şey eksiltmez. Daha fazla insan orayı ziyaret edebilir" dedi. Kalın, sosyal ağ düzenlemelerine ilişkin ise "Kapatılması diye bir plan yok ama düzenlenmesi gerekli olduğu konusunda artık bir konsensüs oluştu" ifadelerini kullandı.

GÜNDEM 09.07.2020, 14:21
Kalın: Ayasofya'nın ibadete açılması, tarihi dünya mirası kimliğinden bir şey eksiltmez

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, sosyal medya ile ilgili düzenleme hazırlığı ve Ayasofya'nın ibadete açılması tartışmalarına ilişkin Anadolu Ajansı'nın (AA) sorularını yanıtladı.

Sosyal medyanın kapatılması biçiminde bir görüş olmadığını belirten Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ancak sosyal ağların düzenlenmesi gerekli olduğune yönelik bir ittifak oluştuğunu söyledi. Bunun muhalif seslerin susturulması manasına gelmeyeceğini vurgulayan Kalın, Ayasofya'nın ibadete açılmasının dünya mirası kimliğinden bir şey eksiltmeyeceğini dile getirdi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın'a yöneltilen sorular ve bu sorulara vermiş olduğu cevaplar şöyle: 

SORU: Suriye 2011'den beri bir iç savaş içerisinde. Birçok şey yaşandı, pek çok dramlar yaşandı ama en son geldiğimiz noktada Türkiye ile Rusya arasında bir mutabakat imzalandı Suriye'nin kuzeyinde… Bu mutabakatlar nasıl gidiyor? Şu an ortak devriyeler devam ediyor, bir sorun var mı?

CEVAP: Şu anda Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Putin'le 5 Mart'ta yapmış olduğu İdlib ateşkesi çerçevesinde ortak devriyeler devam ediyor. Ateşkes önemli ölçüde uygulanıyor fakat bazen rejimin ihlallerinin olduğunu da görüyoruz. Şimdi en son bildiğiniz üzere BM İnsan Hakları Komisyonunun da bir raporu yayınlandı, 'Rejim İdlib'deki sivillere saldırmak sureti ile savaş suçu işlemiştir' diye. Bu zaten bizim baştan beri söylediğimiz bir konuydu. Yani sivilleri cezalandırmak sureti ile rejim orada mevzi elde etmeye çalıştı. Bunun için çok acımasızca, hunharca varil bombaları kullandılar, kimyasal silahlar kullandılar ve başka tür toplu mezarlar, toplu öldürmeler yaşandı, büyük bir insanlık dramı yaşandı orada. Sorun bütünü ile çözülmüş değil ama kısmen kontrol altına alınmış durumda. Özellikle İdlib'de kısmi bir sükunetin hakim olduğunu söyleyebiliriz fakat bizim beklentimiz ve çağrımız geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanımız, Astana Üçlü Zirvesi'nde de bunu yine dile getirdi, İdlib bölgesinin bir güvenli bölge ilan edilmesi, kelimenin tam anlamıyla bir güvenli bölge ilan edilmesi ve bu biçimde muamele görmesi. Aksi halde İdlib'e sıkışmış olan 3-3,5 000 000 insanı orada uzun sürede tutmanız mümkün değil. Zaten Suriye'nin başka bölgelerinden kaçıp gelmiş yani yerlerinden edilmiş insanlar oraya sıkışmışlar, ki normalde İdlib'in nüfusu 1 000 000 civarındadır, yani şu an için oraya onun 3-3,5 katı insan sıkışmış durumda ve bu insanların gidebileceği diğer bir yer yok, yalnızca Türkiye var. Bu, problemin bir ayağı tabii.

Öbür tarafta terör örgütünün Suriye'deki uzantısı olan PYD ve YPG'nin terörist faaliyetleri de orada devam ediyor. Biliyorsunuz kimi zaman Afrin'de, kimi zaman Tel Rıfat'ta, kimi zaman Fırat'ın doğusunda ve çeşitli terörist eylemler gerçekleştiriyorlar, sivillere saldırıyorlar. Bunlara tabii bizim müsaade etmemiz mümkün değil. Bunlara karşı mücadelemiz de kararlı bir biçimde devam edecek. Fırat'ın doğusunda da hakimiyeti sağlamak, sükuneti sağlamak amacıyla askerlerimiz orada yoğun bir faaliyet gösteriyorlar. Bu çalışmalar da aynen devam edecek herhangi bir fasıla olmadan. Fakat nihai olarak Suriye meselesinin çözümü için Birleşmiş Milletler 2254 sayılı kararı çerçevesinde de bir geçiş hükümetinin kurulması, seçimlerin yapılması ve Suriye'de herkesi temsil eden meşru bir siyasi yapının inşa edilmesi gerekmektedir. Bunun Esed rejimi tarafından yapılamayacağı açık bir biçimde ortada.

SORU: Esed rejimi ile alakalı olarak geride bıraktığımız günlerde bir iddia ortaya atıldı Esed'in koltuğu bırakacağı, bir ülkeye sığınacağına dair. Bu iddialarla ilgili görüşünüz nedir?

CEVAP: Bunlar birer iddia, daha sonra yalanlandı çeşitli başka makamlar tarafından. Rus basınında bu tür şeyler çıktı, sonra onlar 'böyle bir şey yok' dediler.

SORU: Siz yeni bir süreç bekliyor musunuz?

CEVAP: Suriye'de yapılması gerekli olan, Birleşmiş Milletler 2254 sayılı kararı çerçevesi siyasi sürecin ilerletilmesi, Anayasa Komisyonunun yapmış olduğu çalışmalarnı tamamlaması, ki bir sonraki toplantı ağustos da yapılacak, ve oradan çıkacak neticenin herkes tarafından bağlayıcı olması önemli. Anayasa Komisyonu yapmış olduğu çalışmalarnın da yıllarca sürmemesi gerekmektedir. Yani bunun bir takviminin olması lazım, bir nihai tarihinin olması lazım. Rejim şu en temel kadar Anayasa Komisyonu yapmış olduğu çalışmalarnı sabote etmek için elinden geleni yaptı çünkü oradan çıkacak bağlayıcı bir metnin kendi lehine olmayacağını biliyor ya da öyle düşünüyor. Bundan dolayı da Anayasa Komisyonu yapmış olduğu çalışmalar çok yavaş ilerliyor. Halbuki bu yapmış olduğu çalışmalarn bir an evvel tamamlanması ve Suriye'de siyasi süreci ilerletecek bir en temelyasal zeminin oluşturulması gerekmektedir, çatışmaların durdurulması gerekmektedir, mültecilerin tabii ki güvenli, onurlu bir biçimde evlerine dönmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Suriye meselesinin esasında bütün en temel başlıkları olduğu gibi duruyor yani salgından dolayı bir 3-dört ay dikkatler başka yerlere yöneldi ama Suriye meselesinde temel konular maalesef çözümsüz bir biçimde durmaya devam ediyor.

SORU: İsrail- Filistin meselesi... Burada Netanyahu'nun, büyük bir iştahla Batı Şeria'nın bir kısmının ilhak edilmesiyle ilgili bir planı var. Buna zaten Trump ön ayak olmuştu, o yol açmıştı. Bu ilhak, iki devletli çözümü yok edebilecek bir noktaya doğru gidiyor çünkü Filistin tarafının da çok keskin bir duruş sergilediğini görüyoruz. İlhak planı ile alakalı Türkiye'nin duruşu nedir? Bununla bağlantılı olarak daha önce Kudüs'ün başkent olarak tanınması konusunda Türkiye çok önemli bir hamle yapmıştı, İstanbul'da İslam İşbirliği Teşkilatı üyelerini toplamıştınız. Daha sonra BM'de Kudüs'ün tek taraflı başkent ilan edilmesinin bir anlam ifade etmeyeceğine yönelik bir karar çıkartmıştınız. Yeni dönemde bu ilhaka karşı Türkiye'nin herhangi bir planı var mı yoksa mevcut planları mı destekleyeceksiniz? 

CEVAP: Öncelikle İsrail'in bu ilhak planı gayrimeşrudur, hukuka aykırıdır, yeni bir işgal ve gasp hareketidir. Bunu kesin bir biçimde reddediyoruz ve bütün global toplumu da bu ilhak planını reddetmeye davet ediyoruz. Nasıl Kudüs konusunda global toplum büyük bir birlik ve dayanışma gösterdiyse aynı dayanışmanın şimdi bu ilhak planına karşı da gösterilmesi gerekmektedir. Başta Arap ülkeleri ve Arap Ligi olmak üzere İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Ortadoğu Dörtlüsü ve diğer ilgili bütün kurumların bu konu da çok açık ve net bir tutum sergilemesi gerekmektedir. Çünkü işgal ve ilhak politikaları bugüne dek Filistin meselesini daha içinden çıkılmaz hale getirdi, her çeşit barış, iki devletli çözüm, siyasi istikrar, toplumsal huzur olanaklarını ortadan kaldırdı. Bu ilhak planı bu krizi daha da derinleştirir. Zaten Netanyahu iki devletli çözüme inanmadığını baştan beri dile getiren bir siyasetçi. Hatta İsrail siyaseti içinde Likud'un en temel çizgisi haline getirmiş durumda bunu. Şimdi buna evvela iki devletli çözüme inandığını dile getiren ABD Birleşik Devletleri'ndeki çeşitli çevrelerin, kongre üyelerinin, çeşitli Musevi topluluklarının gür bir sesle itiraz etmesi gerekmektedir. Vatikan'ın karşı çıkması gerekmektedir. O topraklar hemde orada yaşamakta olan Hristiyanları da ilgilendiriyor, Vatikan'ı da ilgilendiriyor, Arap ülkelerini direk olarak ilgilendiriyor, onların daha fazla ses çıkartması gerekmektedir.

Türkiye olarak bu konu da Cumhurbaşkanımızın bir çok Arap lideri ile Batılı liderle telefon görüşmeleri oldu ilk bu karar açıklandığı zaman. Cumhurbaşkanımız bunu net bir biçimde reddettiğimizi Sayın Trump'a da Sayın Putin'e de Mahmud Abbas'a da Ürdün Kralı'na da ve görüştüğü pek çok lidere, Sayın Merkel'e ve diğerlerine açık ve net bir biçimde ifade etti. Bu konu daki tavrımız bizim oldukça net. Bu yeni bir gasp ve işgal politikasıdır, hamlesidir, oyunudur, bu oyuna hiç kimsenin gelmemesi gerekmektedir.

Tabii İsrail'i durduracak olan şey global toplumumuzun, Birleşmiş Milletler'in, Ortadoğu Dörtlüsünün, Avrupa Birliği'nin daha etkin, daha dirayetli, daha kuvvetli bir biçimde tavır almasıdır. Yani bu hukuksuzluğu, bu kanunsuzluğu, hatta bu haydutluğu göz ardı edersek yarın Orta Doğu'da başka felaketlerin kapısını aralamış oluruz. Bugüne kadar İsrail'in 1947'den beri Filistin topraklarını nasıl adım adım, parça parça, santim santim, metre metre işgal ettiğini, gasbettiğini gördük. Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler'de bir harita göstermişti biliyorsunuz, 47'den bugüne dek Filistin topraklarının nasıl yok edildiğini, İsrail tarafından işgal edildiğini… O harita hala yerinde duruyor. Maalesef eğer bu ilhak politikası uygulanırsa, ilhak kararı uygulanırsa bir beşinci harita daha gelecek onların yanına, 4 harita vardı ve 5'inci haritada adeta artık Filistin ortadan kalkacak. Dolayısıyla buna müsaade edemeyiz Orta Doğu'nun barışı için, huzuru için… İsrail burda aynı Kudüs'te olduğu gibi yine ateşle oynuyor, tahrik edici, yıkıcı bir politikanın peşinde. Bundan derhal vazgeçmesi gerekmektedir. İsrail üstünde etkisi olan, yetkisi olan bütün ülkelerin de başta ABD Birleşik Devletleri olmak üzere bu konu da açık ve net bir tavır alması gerekmektedir.

SORU: Siz Arap dünyasının tavrını yeterli görüyor musunuz?

CEVAP: Yeterli görmüyorum, özellikle Arap Ligi'nin tavrını yetersiz görüyorum, İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde bu konu da çok net tavır sergileyen ülkeler var ama onun tavrının da yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Daha fazla ses çıkartılması gerekmektedir. Özellikle Arap Birliği'nin, yani ikide bir Türkiye aleyhine kararlar çıkartmak yerine evvela bu meseleler üzerine odaklanması gerekmektedir.
SORU: Türkiye'nin dış politikası, özellikle bölgesel politikalarına baktığımızda son zamanlarda oldukça proaktif bir politika güttüğünüzü görüyoruz bölgede. Yani Libya'dan Yemen'e kadar, Suriye'ye, Mısır'a kadar bölge politikalarınız bir hayli etkili ve nerdeyse her noktada Türkiye'nin bir varlığını görüyoruz. Balkanlarda zaten tarihsel bir etkimiz var. Şimdi bu politikaları değerlendirdiğimizde, ben özellikle Arap dünyasını yakından takip ettiğim için biliyorum, bunu bazı Arap liderler de siz de biliyorsunuz gündeme getiriyorlar, Türkiye'nin dış politikasının özellikle bölgesel politikasının İhvan ve Neo Osmanlıcılık üzerine tesis edildiği ve merkezinin bu olduğuna dair bir söylem tutturuyorlar. Bizim böyle mi gerçekten politikamız. Türkiye’nin bölgesel politikalarının temel kriterleri nedir? Biz İhvan üzerine mi gidiyoruz, Neo Osmanlıcılık mı bizim amacımız, yeni bir Osmanlı etkisi mi oluşturmaya çalışmaktayız, nedir bizim dış politika kriterlerimiz?

CEVAP: Bunlar Türkiye'nin aktif dış politikasını gölgelemek amacı ile ortaya atılmış birtakım gerçek dışı iddialardan ibarettir. Somut olarak bunun hiçbir yerde bir örneğini gösteremezler. Türkiye Mısır'da Hüsnü Mübarek devrildikten sonra orada kim meşru olarak devletin başında idiyse onunla iş tutmuştur, Tunus'ta seçimle kim iş başına gelmişse onlarla iş tutmuştur, Libya'da siyasi istikrarı sağlamak amacıyla hiçbir siyasi taraf arasında ‘Bu İhvancıdır, bu batıcıdır, bu milliyetçidir' gibi ayrımlar yapmadan meşru olan aktörlerin tamamı ile çalışma çabası içerisinde olmuştur. Aynı örneği Körfez ülkeleri için verebiliriz, Irak için verebiliriz ve başka ülkeler için verebiliriz. Suriye'de savaş başladığında Türkiye, tırnak içinde, yani Müslüman Kardeşleri mi destekledi? Suriye halkını destekledi orada. Esed rejimi hiçbir ayrım yapmadan Sünnisi ile Kürt'üyle Arap'ıyla Türkmen'i ile karşı çıkan kim var ise onlara saldırdı ve Türkiye de o zulme uğrayan herkese kapılarını açtı, herhangi bir ayrım yapmadı. Fakat son zamanlarda özellikle global liberal söylemin bir öcü haline getirdiği işte İslam, İslamcılık, İslami hareketler, İslami partiler, Müslüman Kardeşler gibi söylemler elverişli bir enstrüman olarak her yerde kullanılmaktadır. Mesela bunun son örneğini John Bolton’ın yazdığı kitapta da gördük. Yani bizim kendisi ile yapmış olduğumuz bir çok görüşmede burdaki görüşmelerde, Washington'daki, New York'taki görüşmelerde, telefon konuşmalarımızda bir defa bile bu konuları gündeme getirmeyen Bolton, gidip bu kitabı yazdığında Sayın Cumhurbaşkanımıza 'O radikal bir İslamcıdır' gibi bir iftira atıyor. Bunu niye yapıyor, gerçek olduğu için değil, bu elverişli bir enstrüman olduğu için, çok işe yarar bir argüman olduğu için. 'Bunu dediğinizde artık diğer bir şey söylemenize lüzum kalmaz' var iseyımı ile hareket edildiği için.

SORU: Peki bu tür söylemler neden kullanılmaktadır? Ne istiyor Türkiye, bölge ülkeleri için sizin gelecek tasavvurunuz nedir, neden bu kadar proaktifsiniz bölgede?

CEVAP: Kendi halkına zulüm etmeyen bir rejimle Türkiye'nin bir sorunu olmaz ama bir rejim kalkıp kendi halkını bombalıyorsa, kimyasal silahlar kullanıyorsa o rejimin kimliği, etnik mezhebi, siyasi kimliği ne olursa olsun Türkiye buna karşı durur, bu da ana insani, ahlaki ve siyasi görevimizdir bizim. Bölgede biz, bakın şöyle söyleyeyim, İslam dünyası esasında fakir bir dünya olmak mecburiyetinde değil. Dünyanın doğal zenginliklerinin çok önemli bir bölümü özellikle Orta Doğu coğrafyasında yer almakta. Fakat kuvvetli bir liderlik, akıllı ve basiretli bir siyasi vizyon, birlik ve beraberlik olmadığı için İslam dünyasında savaşlar, çatışmalar, krizler, zayıf devletler, kötü yönetimler almış başını gitmiş durumda. Biz nasıl bir vakitler bütün İslam dünyası bütün dünyaya ışık tutan bir kültür uygarlık havzası idiyse yani Bağdat'ından Basra'sına, Semerkand'ından İskenderiye'sine, Kahire'sinden Bosna'sına kadar hepsini katarak söylüyorum, 21'inci yüzyılda da İslam dünyasının bu vasıflarını yeniden kuşanmasının mümkün olduğuna inanıyoruz. İlimde, kültürde, sanatta, eğitimde, bilimde, teknolojide, altyapıda, dış politikada, güvenlikte ve diğer bütün alanlarda İslam ülkeleri çok daha iyi bir noktada bulunabilirler. Buralardaki barış, dünya barışına ve huzuruna katkıda bulunur, burdaki çatışmalar üzerinden kendi milli menfaatlerini ilerletmeye çalışanlar, eninde sonunda bütün dünyayı ateşe verdiklerinin farkında değiller. Yani güvenliğin bu kadar iç içe geçtiği bir dünyada, ben hep şunu söylüyorum; hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende değiliz. Bencil bir biçimde ben yalnızca kendi güvenliğimi düşündüğümde, başkalarının güvenliğini tehlikeye attığımda nihai olarak kendi güvenliğimi de tehlikeye atmış olurum. Yani kendimiz için istediğimizi başkası için de istemiyorsak zaten samimi, tutarlı, dürüst bir dış politika izleyemezsiniz.

Biz nasıl Türkiye için kalkınmayı, adaleti, adil paylaşımı, güvenliği, huzuru istiyorsak, komşu ülkeler ve bölge ülkeleri için de aynı şeyi istiyoruz. Dolayısıyla bizim başkasının toprağında gözümüz yok, başkasının iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz yok. Ama başka ülkelerden beklentimiz de Türkiye'nin iç işlerine karışmasınlar, Türkiye'nin içini karıştırmak için birtakım çocukça planların içine girmesinler. Bazı Körfez ülkelerinin Türkiye aleyhine yapmış olduğu kara propaganda faaliyetlerinin inanın halk nezdinde hiçbir karşılığı yok, aksine halkı onlardan daha fazla uzaklaştıran bir tutum içerisinde olduklarını artık onların da görmesi gerekmektedir.

SORU: Adil paylaşım konusuna değindiniz. Sayın Cumhurbaşkanı geride bıraktığımız günlerde Kovid-19'dan sonra dünyada artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belirtti, doğrusu bunu bazı çevrelerden de duyuyoruz. Yani ne değişecek gerçekten, bizlere ne öğretti Kovid-19? Yoksul ülkeler, geri kalmış ülkeler, zengin ülkeler arasındaki uçurumu daha çok net bir biçimde görmüş olduk. Aslında herkesi eşitleyen bir süreçle karşı karşıya kaldı insanlık. Siz nasıl bir perspektif görüyorsunuz gelecekle ilgili, Kovid-19 bizlere nasıl yeni bir dünya sunmuş olacak?

CEVAP: Öncelikle Kovid-19, mevcut dünya düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya çıkarttı. Tarihte yakın dönemde pek çok savaşlar yaşandı, bölgesel savaşlar, başka şeyler, ama herhalde globalleşmenin bir gerçek haline geldiği bu geride bıraktığımız 30-40 yıl içerisinde ilk kez herkezin aynı anda aynı şeyi yaşadığı bir dönemden geçtik. Küresel bir an yaşadık, hala da yaşamaya devam etmekteyiz. Japonya'sından ABD'sına, İtalya'sından Türkiye'sine, Almanya'sından Irak'ına kadar hepimiz bu aynı anı aynı anda yaşadık, bu çok nadir görülen bir şeydir. Üçüncü olarak da global sistemin testinin pozitif çıktığını gördük. Aslında global sistemin kendisi bu virüse yakalandı, bu kadar etkisiz olması, bu virüs karşısında çözüm üretememesi, bu kadar insanın ölmesi, virüsün bu kadar hızlı yayılması, ekonominin durması ve bundan sonra toparlamaya ilişkin projeksiyonların da uzun süreli olması bu sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

'Küresel liberal düzen' deniyor, ben hep ona şey diyorum; ya bu düzen ne global ne liberal ne de esasında bir düzen. Yani global değil çünkü tek taraflı, hakimin, kuvvetli olanın sözünün geçtiği bir düzen. Liberal falan değil. Yani liberal diye paketlenen birtakım değerler yahut söylemler var, yani serbest piyasa koşulları, ekonomisi vesaire deniyor ama kapitalizmin daima tekelciliğe doğru evrilmek istediğini herkes bilir, iktisat okuyan herkes bunu bilir. Kapitalist, tekel olmak ister, serbest, adil piyasa koşulları içerisinde rekabet etmek falan istemez. Nitekim bunun için de antitröst yasaları çıkmıştır. Şirketler büyümüştür, büyümüştür devasa yapılar haline gelmiştir. Bunlar artık devletin bile kontrol edemediği büyüklüğe ulaştığında devlet buralara müdahale etmiştir, 'Hayır, bu artık tüketici hakkını da kişi haklarını da ortadan kaldıran bir yapıya dönüşüyor' diye. Dolayısıyla böyle bir liberal düzenden de bahsetmiyoruz, düzen de değil. Düzen üretmiyor aksine bir düzensizlik, kaos, adaletsizlik üretmeye devam ediyor.

Şimdi bütün bu gerçekler ışığında önümüze yeni birtakım fırsatlar da çıktı. Türkiye bu süreci en iyi yöneten ülkelerden birisi oldu hem vaka sayısı itibarıyla hem ölümler itibarıyla... Sağlık altyapımızın kuvvetli olmasının getirdiği avantajları bu dönemde gördük. Sayın Cumhurbaşkanımızın 'Bunlar benim hayalimdir' dediği şehir hastanelerinin bu süreçte ne kadar kritik bir rol oynadığını hep beraber gördük. Sağlık personelimizin, 1 000 000 100 000 civarındaki sağlık ordumuzun ne kadar özveriyle çalıştığını gördük. Ama şimdi bundan sonra yapılacak çok önemli şeyler de var. Mesela biyogüvenlik konusu artık Türkiye'nin milli güvenliğinin önemli başlıklarından biri haline gelmiştir, siber güvenlik yine ulusal güvenliğimizin önemli başlıklarından birisi haline gelmiştir. Bu konularda çok önemli çalışmalar yapılıyor, bunlar daha da artacak. Sayın Cumhurbaşkanımız bu konu da gerekli talimatları da verdi, ilgili birimlerimiz bu tür konularda çalışmalarına da başladılar. İleriye dönük olarak Türkiye özellikle tedarik zincirini muhafaza etmek sureti ile hem kendi içerisindeki yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hem de bölgedeki insanlara yardım ulaştırarak bünyesinin ne kadar sağlam olduğunu gösterdi ama bunu daha da fazla güçlendirmek için adımlar atmaya devam edeceğiz. Ben bu süreçten Türkiye'nin hızlı bir biçimde çıkacağına inanıyorum ve diğer dünya ekonomileri toparlamaya çalışırken Türkiye'nin çok hızlı bir biçimde yol alacağını düşünüyorum. Bunlar tabii bizlere birtakım fırsatlar getiriyor. Bu temel altyapı yatırımları konusunda, stratejik önemi olan alanlarda almış olduğumuz mesafe noktasında ileriye dönük daha pozitif, daha aydınlık, daha umut verici bir tablonun olduğunu söyleyebilirim.

SORU: Şimdi Türkiye sosyal ağları artık dünyada en çok kullen temeln ülkelerden bir tanesi. Ama sosyal ağların Türkiye'de maalesef daha çok son dönemlerde kadına yönelik şiddet, hakaret, yalan, küfür ve benzeri kötü amaçlar için kullanıldığını gördük. Bir sosyal ağ düzenlemesi gerekli olduğuni görüyoruz. Bu konu da Sayın Cumhurbaşkanı bir talimat verdi bir çalışma yapılıyor bu düzenlemenin içeriğiyle ilgili bizlere neler söyleyebilirsiniz? Sosyal medyayı Türkiye'de kapatacak mısınız? Çünkü o tür bir algı da var, hükümetinizin sosyal ağları Türkiye'de yasaklayacağına dair şeyler de konuşuluyor. Böyle bir planınız mı var yoksa bu düzenleme neyi kapsayacak?

CEVAP: Sosyal medyanın kapatılması diye bir plan, bir görüş yok ama sosyal ağların düzenlenmesi gerekli olduğu konusunda artık bir konsensüs oluştu, bir ittifak oluştu. Neden? Ben gerçek yaşamda size hakaret ediyorsam, küfür ediyorsam, iftira ediyorsam, kişilik haklarınızı ihlal ediyorsam, mahrem bilgilerinizi ortaya çıkartıyorsam yahut terör propagandası yapıyorsam, bu nasıl gerçek yaşamda suçsa sen temell dünyada da suç olmak durumundadır. Yani en temellogda suç olan dijitalde de suçtur, temel ilke budur. Fakat internet dünyası çok hızlı geliştiği ve regüle edilmesi çok zor bir alan olduğu için bununla ilgili global bir müktesebat da meydana gelmiş değil. Farklı ülkelerin bu konu da farklı uygulamaları var. Mesela Almanya örneğine baktığınız zaman bu konu da en sıkı tedbirleri almaya çalışan, hukuki anlamda çalışma yapan ülkelerden biri olarak onların geride bıraktığımız özellikle 4-5 yıl içerisinde pek çok yasa girişimi oldu, bunların bir kısmını birkaç aşamada uyguladılar ve hep bu ilkeden hareket ettiler, gerçek yaşamda suç olan sen temell dünyada da suçtur. Peki bunu nasıl regüle edeceksiniz, nasıl takip edeceksiniz? Birisi sosyal ağları kötü amaçlarla kullandığında, kişilik haklarını ihlal ettiğinde, suç teşkil eden bir eylemde bulunduğunda ne yapacaksınız? Sizin gidip bu firmalara, yani platformları yöneten firmalara başvurmaktan başka şansınız yok.

Mahkeme kararı bile çıkartsanız onu uygulayacak olan bu şirkettir, o platformdur, o sosyal ağ mecralarıdır. Dolayısıyla burda firmalara büyük bir sorumluluk düşüyor. Hatırlayın ABD'de bile işte Facebook'la ilgili pek çok konular gündeme geldi. 'Seçim döneminde bilgileri alıp bunları bir tarafın lehine kullandırttınız mı?' Çok ciddi bir suçlama, çok ciddi bir iddia bu, değil mi? Başka pek çok alanda benzer uygulamalar, benzer davalar açıldı. Bunlarla ilgili büyük cezalar verildi. Neden yapılıyor bu? Çünkü kişi haklarını ihlal eden, suç teşkil eden bir eylem o mecra üzerinden gerçekleştiriliyorsa suçu işleyen kişi kadar tedbir almıyorsa mecranın sahibi de sorumludur. Temel ilke bu. Dolayısıyla bu tasarı tabii ki meclisin uhdesinde, çalışılıyor. Cumhurbaşkanımız bir çağrı yaptı bununla ilgili, hem Cumhurbaşkanı hem de AK Parti'nin Genel Başkanı olarak tabii. Kendi grubuna da bir çağrı yaptı, Meclis'e de bir çağrı yaptı: "Gelin bununla ilgili bir düzenleme yapalım. Sosyal mecra kişilik haklarının ihlal edildiği, terör propagandasının yapıldığı, yalanın, iftiranın kol gezdiği bir yer olmaktan çıksın. İnsanların medeni, erdemli, doğru bilgiye dayen temeln iletişim yapabileceği bir mecra olarak kullanılsın."
SORU: Muhalif seslerin susturulması gibi bir...

CEVAP: Hayır böyle bir şey değil. Yani gerçek yaşamda da muhalif sesler var, muhalefet çıkıyor muhalefetini yapıyor. Sen temell dünyada da olabilir ama bunu yalen temel başvurmadan, iftiraya başvurmadan, terör propagandası yapmadan hayata geçirmek esastır. Dolayısıyla burda bu düzenlemenin iki önemli ayağı var, sosyal ağların diyeyim iki tane önemli ayağı var. Bir tanesi içeriklerle ilgili konu. Şimdi birisi işte bir yalan, iftira ya da benzeri bir şey ortaya attığında içerikle ilgili bir sorun ortaya çıkıyor. Sizin kişisel, kişi haklarınıza bir saldırı var, siz bunu kaldırılmasını istiyorsunuz. Çünkü herkes görüyor bunu. Siz ne yapıyorsunuz? O şirkete başvuruyorsunuz, netice almanız ne kadar sürer, alır mısınız, alamaz mısınız belirsiz. Mahkemeye gidiyorsunuz, mahkemeden karar alıyorsunuz, bu içeriğin kaldırılmasını talep ediyorsunuz. O dahi herhangi bir muhatap olmayınca uygulanması mümkün olmayan bir karar olarak kalıyor. Sonra mağdur olan yüz binlerce insan var. Bir muhatap bulamıyorlar. Dolayısıyla o şirketlerin muhakkak faaliyet gösterdikleri ülkelerde bir ofis açması, yani bir muhatap olması gerekmektedir. Şu en temel kadar bu şirketler, bir, iki tanesi hariç ofis açmayı reddettiler Türkiye'de. Bu da bizi meselenin ikinci boyutuna getiriyor. O da ticari kısmı. Vergi ödemiyorlar. Bunlar son tahlilde ticari birer kuruluş.

Bizim girip kullanmış olduğumız sosyal paylaşım mecraları birer ticari kuruluş. Para kazanıyorlar ama vergi ödemiyorlar. Şimdi aynı gerçek dünyada olduğu gibi siz bir malın vergisini kaçırdığınızda nasıl bunun bir müeyyidesi var ise sanal alemde de kazandığınız paranın vergisini ödemiyorsanız bu bir suçtur. Bundan dolayı da bu şirketler yıllarca, ben kendim bile görüştüm bunların pek çok kurum başkanlarıyla heyetleriyle geride bıraktığımız senelerde, 'Gelin burda ofis açın, temsilcilik açın, verginizi ödeyin, bu içerikle ilgili konularda da bir muhatap oluşsun ve bu problemleri hukuki olarak şeffaf bir biçimde çözmenin yollarını arayalım.' Ama bugüne dek bunu reddettiler. Şimdi yeni düzenlemeyle bu iki ayağı, yani ticari kısmıyla kişilik haklarının muhafazasını amaçlayan içerikle ilgili düzenlemeleri ihtiva edecek bir yasa tasarısı hazırlanıyor diye biliyorum. Nihai olarak tabii ki bu Meclisin uhdesinde. Böyle bir düzenlemenin herkezin faydasına olacağını düşünüyorum. Muhalif seslerin susturulması, oradaki renkliliğin ortadan kaldırılması, bireylerin görüşlerini ifade edememesi gibi bir şey söz konusu değil. Orada meşru kurallar çerçevesinde insanlar düşüncelerini, görüşlerini özgürce ifade edebilirler. Bunun önünde herhangi bir engel söz konusu değil. Ama dediğim gibi suç teşkil eden, kişilik haklarını ihlal eden, mahremiyeti ortadan kaldıran, terör propagandası yapan, direk olarak suça teşvik eden paylaşımlar, propagandalar yapıldığı zaman bunlara karşı da tedbir alınmasından daha doğal bir şey olamaz.

SORU: Siz hükümet olarak esasında Türkiye'de sosyal ağları destekliyor musunuz? Yani bu anlamı ile bir sosyal ağları destekliyor musunuz?

CEVAP: Bir iletişim mecrası olarak elbette göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçekliktir sosyal ağ, hepimizin kullanmış olduğu, faydalandığı... Ama zannediyorum özellikle son zamanlarda sosyal ağlarda çirkinleşen üslup, tarz, dil, paylaşımlar herkesi rahatsız ediyor. Ama şunu da söyleyeyim, bu meseleyi yalnızca kanun çıkartarak da çözemeyiz. Bir toplumsal bilinçlenmenin de olması gerekmektedir. Toplum olarak bizim bu tür suç teşkil eden, yüz kızartıcı, ahlak kurallarına aykırı, kişi haklarını ve mahremiyetini ortadan kaldıran hesaplara, paylaşımlara karşı ortak bir tavır içerisinde olmamız gerekmektedir. Kanunlara başvurmadan önce müeyyideye başvurmadan önce vicdani müeyyidenin devreye girmesi gerekmektedir. Herkesin o bireyleri, o paylaşımları ayıplaması gerekmektedir. Bu mecradan çıkartması gerekmektedir. Bu bir kadına dönük saldırı olabilir, bu bir çocuk istismarı olabilir, cinsellikle ilgili bir suç olabilir, diğer bir şey olabilir. Bu konu da vicdani kontrol ve düzenlemenin en az kanuni düzenleme kadar önemli olduğunu akıldan çıkarmamız gerekmektedir.
SORU: Aslında kendi Türk toplumsal yapımız, geleneklerimiz, kültürümüze baktığımızda sosyal ağların buna hiç uygun olmadığını görüyoruz. Yani insanlar bir kadına hakaret edebiliyor, küfredebiliyor, onun kadınlığına, ailesine hakaret edebiliyorlar. Bu normalde toplumun dinamiklerinde olan bir şey değil. Biraz sosyal ağların da insanları, toplumları değiştirdiğini, bozduğunu görüyorum. Bilmiyorum, katılıyor musunuz?

CEVAP: Sosyal medya insanların sahte kimlikler, sahte maskeler arkasından konuşmasına imkan sağlamayı başaran bir mecra. Bundan cesaret alan bazı bireylerin bu mecrayı kirlettiğini maalesef gördük, görüyoruz. Belki benim 'Vicdani müeyyide, vicdani kontrol, vicdani düzenleme' dediğim şey biraz bununla ilgili. Ne söylüyorsanız dürüstçe, ahlaklı bir biçimde, seviyeli bir biçimde söyleyin. Birtakım sahte kimliklerin, bot hesapların, sahte hesapların arkasına sığınarak değil, kimseniz, ne iseniz o şekilde çıkıp söyleyeceğiniz sözü söyleyin. Bu cesareti olmayanlar da bu mecrayı kirletmesinler.

SORU: Efendim son sorumuz Ayasofya ile alakalı. Malum Ayasofya ile alakalı şu anda Danıştayda bir süreç var. Ancak tabii bir taraftan ABD Birleşik Devletleri'nden bir açıklama geldi, bir taraftan Yunanistan'dan Ayasofya ile alakalı açıklama geldi. Siz bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki günlerde biz ne göreceğiz Ayasofya ile alakalı?

CEVAP: Şimdi Ayasofya'nın camiye çevrilmesi meselesi uzun senelerdir gündemimizde olan, toplumsal talebi ve karşılığı olan bir mesele. Bunu "Camiye çevrilirse Ayasofya'nın dünya mirası kimliği ortadan kalkar" biçiminde eleştirenler var. Bahsettiğiniz ülkelerin bir bölümü bu yönde eleştiriler veya açıklamalar yaptılar. Fakat bu bizlere hiç de öyle görünmüyor. Bizim bütün selatin camilerimiz, İstanbul'da söz gelimi Sultanahmet Camisi olsun, Fatih Camisi olsun, Süleymaniye olsun, diğer camilerimiz olsun, hem ibadete hem ziyarete açık mekanlardır. Turistler de giderler, belli saatlerde bazı kurallar çerçevesinde buraları ziyaret edebilirler. Yabancıların yahut yerli turistlerin bu tür mekanları ziyaret etmesi için illa buraların müze olması gerekmiyor. Notre Dame örneği de var mesela Paris'te. Hem kilisedir hem müzedir. Ayin zamanı insanlar giderler orada ayin yaparlar Hristiyanlar. Normal zamanda da turistler giderler ziyaret ederler. Sacre Coeur Kilisesi vardır yine Paris'te. Bunun önünde bir engel yok. Ayasofya'nın da ibadete açılması yerli yahut yabancı turistlerin orayı ziyaret etmesine mani değil. Dolayısıyla dünya mirasından bir şey kaybetmesi söz konusu değil. Buranın tarihi tabii kilise olarak başlamış, cami olarak devam etmiş, sonra da müze olarak devam etmiş. Bu üç kimlik, Ayasofya'nın 3 hayatı içinde herhalde onun asli kimliğine en uzak olan müze statüsü. Yani bir mabet olarak kurulmuş, daha sonra camiye çevrilmiş ve 500 seneden fazla bu biçimde devam etmiş. Cumhuriyetin ilk senelerinde da biliyorsunuz Ayasofya bir cami olarak, yani 34'e kadar, 23'ten 34'e kadar, hatta 20'yi esas alırsanız Meclisin kuruluşundan, zaten cami olarak faaliyet göstermiş. Dolayısıyla buranın ibadete açılması Ayasofya'nın tarihi dünya mirası kimliğinden bir şey eksiltmez. Daha fazla insan oraya gidebilir, ziyaret edebilir. Nasıl atalarımız oradaki Hristiyan ikonalarını muhafaza ettiyse bundan sonra da onlar muhafaza edilir. Ziyaretçilerin gene ziyaretine açılır. Bununla ilgili çalışmalar yapılır. Bunlar birbirini nakzeden durumlar değil.

SORU: Peki ama mesela şimdi Avrupa'dan bakış olarak değerlendirdiğinizde ise aslı kilise olan bir yerin tekrardan camiye çevrilmesi, Türk hükümetinin dinlere karşı müsamaha göstermemesi gibi bir algı oluşturuyor. Sizin diğer dinlere karşı, oysa mesela hükümetinizin, biliyoruz işte Akdamar kilisesinin açılması, Sümela Manastırının yeniden faaliyete geçirilmesi konusunda (İbrahim Kalın araya giriyor - İstanbul'da Demir Kilise'nin açılması) çalışmalarınız var. Bu noktada gelecek olan eleştirileri Türkiye kaldırabilecek mi?

CEVAP: Geçen Cumhurbaşkanımız bir önemli beyanatta bulundu bu konu hakkında, 'Belki vatandaşlarımız bilmeyebilir ama bugün Türkiye'de 400'den fazla kilise ve havra aktif olarak faaliyet gösteriyor.' dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yahut milletinin, toplumumuzun gayrimüslim azınlıklara dönük böyle bir baskıcı, yok sayıcı, inkar edici bir tavrı olsaydı herhalde küçük ama canlı bir gayrimüslim cemaatimiz Hristiyan ve Yahudi cemaatimiz olmazdı bugün Türkiye'de. O kadar kilise, havra faaliyet gösteriyorsa bunu hem devlet böyle kabul ettiği hem toplumuz barışçıl bir biçimde böyle kabul ettiği içindir. Onlar da bizim toplumun bir parçasıdır. Bu toplumdan yüzlerce senedir parçası olmuş insanlardır. Biz onlarla beraber yaşıyoruz İstanbul'unda da Mardin'inde de beraber yaşamaveya devam edeceğiz. Bizim başkalarının tavassutuna, müdahalesine ihtiyacımız yok.

Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin Hristiyan vatandaşıyla da Musevi vatandaşıyla da eşit vatandaş olarak konuşurum, meselelerimizi ele alırım, ihtiyaçları var ise bunların karşılanması için elimizden geleni yaparız. Başkalarının aracılığına bizim ihtiyacımız yok. Cumhurbaşkanımız bu konu da son senelerde en büyük vizyoner liderliği ortaya koymuş bir liderdir. Bunu bana değil Hıristiyan ve Musevi cemaatinin temsilcilerine sorun, onlar size anlatacaktır. Yani bu cemaatlerin dini ihtiyaçlarının giderilmesi, mabetlerin açılması, korunması, dini meclislerinin yani Saint Sinot'ta ve diğer din adamı ihtiyaçlarının giderilmesi noktasında yurttaşlık verilmesi, geçmişe dair müsadere edilmiş, yani el konulmuş taşınmazlarının iade edilmesi ve diğer bütün konularda herhalde Türkiye'nin son 10-15 senede aldığı mesafe gerçekten gurur verici bir tablodur. Dini çoğulculuğa, barış ve istikrara katkıda bulunan adımlar atılmıştır, tarihi nitelikte adımlar atılmıştır. Ve baktığınızda bu tür konularda bizim gayrimüslim cemaatimizin hem devletin politikalarından hem uygulamalardan memnun olduğunu ama dışarıdan bu tür müdahalelerden de namemnun olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yorumlar (0)
21°
açık
Günün Anketi Tümü
Kadın cinayetlerinin kaynağı nedir?
Kadın cinayetlerinin kaynağı nedir?
Namaz Vakti 22 Haziran 2021
İmsak 03:24
Güneş 05:25
Öğle 13:11
İkindi 17:11
Akşam 20:47
Yatsı 22:38
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 40 84
2. Galatasaray 40 84
3. Fenerbahçe 40 82
4. Trabzonspor 40 71
5. Sivasspor 40 65
6. Hatayspor 40 61
7. Alanyaspor 40 60
8. Karagümrük 40 60
9. Gaziantep FK 40 58
10. Göztepe 40 51
11. Konyaspor 40 50
12. Başakşehir 40 48
13. Rizespor 40 48
14. Kasımpaşa 40 46
15. Malatyaspor 40 45
16. Antalyaspor 40 44
17. Kayserispor 40 41
18. Erzurumspor 40 40
19. Ankaragücü 40 38
20. Gençlerbirliği 40 38
21. Denizlispor 40 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 34 70
2. Giresunspor 34 70
3. Samsunspor 34 70
4. İstanbulspor 34 64
5. Altay 34 63
6. Altınordu 34 60
7. Ankara Keçiörengücü 34 58
8. Ümraniye 34 51
9. Tuzlaspor 34 47
10. Bursaspor 34 46
11. Bandırmaspor 34 42
12. Boluspor 34 42
13. Balıkesirspor 34 35
14. Adanaspor 34 34
15. Menemenspor 34 34
16. Akhisar Bld.Spor 34 30
17. Ankaraspor 34 26
18. Eskişehirspor 34 8
Takımlar O P
1. Man City 38 86
2. M. United 38 74
3. Liverpool 38 69
4. Chelsea 38 67
5. Leicester City 38 66
6. West Ham 38 65
7. Tottenham 38 62
8. Arsenal 38 61
9. Leeds United 38 59
10. Everton 38 59
11. Aston Villa 38 55
12. Newcastle 38 45
13. Wolverhampton 38 45
14. Crystal Palace 38 44
15. Southampton 38 43
16. Brighton 38 41
17. Burnley 38 39
18. Fulham 38 28
19. West Bromwich 38 26
20. Sheffield United 38 23
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 38 86
2. Real Madrid 38 84
3. Barcelona 38 79
4. Sevilla 38 77
5. Real Sociedad 38 62
6. Real Betis 38 61
7. Villarreal 38 58
8. Celta de Vigo 38 53
9. Granada 38 46
10. Athletic Bilbao 38 46
11. Osasuna 38 44
12. Cádiz 38 44
13. Valencia 38 43
14. Levante 38 41
15. Getafe 38 38
16. Deportivo Alaves 38 38
17. Elche 38 36
18. Huesca 38 34
19. Real Valladolid 38 31
20. Eibar 38 30
Günün Karikatürü Tümü

Gelişmelerden Haberdar Olun

@